25 Mayıs 2016 Çarşamba

Melekler Şehri Los Angeles

California’nın vazgeçilmez şehirlerinden biri olan Los Angeles, ABD’nin New York’dan sonra ikinci büyük şehridir. Biz San Diego’da çalıştığımız dönem 2 günlük haftalık iznimizi değerlendirerek gitmiştik. Los Angeles’a ABD’nin her yerinden uçakla ulaşım oldukça kolay. Biz dört kişi olduğumuz için hem rahat hem ekonomik olması açısından araba kiralamıştık.

Bu koca şehri içimize sindirmek için 2 gün tabiki yetersizdi. Biraz planlı biraz plansız ama çok eğlenceli geçen Los Angeles tatilimizde ilk olarak meşhur sahilleri ziyaret ettik.

Santa Monica’da hem gündüz hem gece eğlenceli vakitler geçirebilirsiniz. İskeledeki sokak satıcıları, sokak müzisyenleri ve turistler renkli bir kalabalık yaratıyor. İskeledeki meşhur dönme dolaba binip şehrin Santa Monica Pier’in eşsiz manzarasını eğlenerek izleyebilirsiniz. Santa Monica’nın güneyinde Venice Sahili, kuzeyinde ise Malibu Sahili yer alır.

Venice Beach ile devam edecek olursak burası birçok Amerikan filminde şahit olduğumuz kaykaycıların, yürüyüş yapanların, sahil sporcularının, dansçıların dikkat çektiği meşhur sahillerden biridir. Son zamanlarda ise youtuberların merkez noktası haline geldi. Vitalyzd, fouseytube, RomanAtwood, Sam gibi youtube kanallarının videolarının birçoğu burada çekililiyor.

Santa Monica’dan çıkıp, Pasific Coast highway yolundan sahili izleyerek Malibu’ya geçiyoruz. Birçok Hollywood ünlüsüne ev sahipliği yapan Malibu diğer sahil kesimlerine göre daha sakindi. Özellikle gece hayatı açısından çok hareketli olmadığını önceden duyduğumuz bu sahil kesimine bazıları “emekli kesimi” diyormuş.

Vakit az olduğu için gezimizin sahillerden sonraki kısmına bir tura katılarak devam ettik. Yaklaşık 10 kişilik çok da büyük sayılmayan bir tur aracıyla Los Angeles’ın 35km uzunluğundaki meşhur Sunset Caddesi’ni, Beverly Hills’i, dünyaca ünlü yıldızların evlerinin olduğu mahalleleri ve tabiki Hollywood’u bu turla gezdik. Şoförümüz aynı zamanda rehberimizdi ve yol boyunca mikrofonuyla bize esprili bir dille rehberlik etti. Tur düşünenler için oldukça eğlenceli bir deneyimdi diyebilirim.


Santa Monica

Venice Beach basket sahası

Venice Beach'de Youtube çekimi

Hollywood

Beverly Hills

Rüzgar Kent Chicago


 Michigan Gölü manzarasıyla Chicago
ABD’nin Illinois eyaletinde yani kuzeyinde yer alan Chicago, ülkenin nüfus bakımından üçüncü büyük şehridir. Gökdelenleriyle ünlü olan bu şehrin sokaklarında gezerken kendinizi film sahnesindeymiş gibi hissetmeniz kaçınılmaz. Kuzeyde yer alması sebebiyle oldukça sert bir iklime sahip olan şehir zaten rüzgarın kenti olarak anılıyor. Biz gittiğimizde henüz eylül sonları olmasına rağmen sonbahar mevsimini bizden bir tık ilerde yaşadıklarını söyleyebilirim.

San Diego ve Los Angeles gibi batı bölgesindeki şehirlerde kendimi daha çok California’da hissederken Chicago’da tam olarak Amerika’da olduğumu hissettim. Bunun ilk sebebi olarak California’da göremeyeceğiniz beyaz Amerikalılar ile, Chicago’da fazlasıyla karşılaşıyor oluşunuzu söyleyebilirim. Bir diğer sebebiyse bence şehrin gerek devasa gökdelenleri gerekse sisli havasıyla oluşturduğu metropol atmosferi.

Şehrin ortasından, gökdelenlerin arasından süzülen Michigan Gölü, şehre harika bir hava katmış diyebilirim. Gölde gondollarla veya büyük botlarla göl turu yapabiliyorsunuz. Biz, göl manzarasının keyfini , hemen kıyısındaki cafelerden birine oturarak çıkarmayı tercih ettik.

İlk günü gökdelenleri gezerek, gökdelenlerin üzerinde şehir manzarası izleyerek geçirdik. Gündüz için tercihler hepimizin çok merak ettiği Willis Tower’daki Skydeck’den yana oldu.  Willis Tower’ın 103. yani son katında gözlem kulesi adı verilen dört tarafı camdan oluşan bir çıkıntı bulunmakta. Bu cam çıkıntı sayesinde şehir manzarısı izlemekten çok daha ötesi bir deneyim yaşıyorunuz. Zira tabanı bile camdan olan bu balkona adım atmak biraz cesaret istiyor. Kısaca şehir manzarası izleme keyfine biraz da adrenalin katmak isteyenler için en doğru adres Willis Tower’ın 103. katındaki Skydeck diyebilirim.

Sırada Hancock Tower (Hancock Kulesi) var ki bence burası da Skydeck gibi görülmeye değer bir yer. Özellikle akşam saatlerinde gidilmesi taraftarı olduğum bu 344 metre yükseklikte olan kulenin 96. katı bar/restoran olarak hizmet vermekte.

Gökdelenlerden bu kadar övgüyle bahsetmem sizi Chicago’nun sadece binalardan ibaret olduğu yanılgısına düşürmesin. Aksine bu kadar kozmopolit bir şehrin şaşırılacak derecede güzel, temiz ve özenli parkları, botanik ve hayvanat bahçeleri de mevcut. Bunlardan en meşhuru Millenium Park ve parkın içindeki şehrin simgesi haline gelmiş ‘The Bean’(Fasulye). Park, içerisinde birçok ilginç yapıları, mimarileri barındırıyor. Örneğin, Crown Fountain denilen yüksek platformlar led ekranlar sayesinde insan yüzlerine bürünüyor ve bu insanların ağzından su fışkırıyor. 

Şehrin simgesi The Bean (Fasülye)

Millenium Parkı

Hancock Tower'dan gece manzarası

Chicago ve sisli havası

Las Vegas


San Diego'da üç ay çalışma zamanımızı tamamladıktan sonra, 4 kişi, 15 günlük Amerika içi gezimize başlıyoruz. İlk durağımız çocukluğumdan beri hayalini kurduğum Las Vegas oluyor. Havaalanında iner inmez bizi slot makineleri karşılıyor. Ancak zaman kaybetmeden rezervasyonumuzu yaptırdığımız Circus Circus adlı otele geçiyoruz. Zaman kaybetmek bavulları bırakıp çıkıyoruz odadan. Filmlerde gösterildiği kadar etkileyici bir yer olup olmadığını hep merak etmişimdir bu şehrin. Gerçekten de öyle olduğunu şehir merkezindeki Strip caddesinden geçerken hissedebilirsiniz. Devasa oteller, dünyanın dört bir yanından insanlari ve eğer kumar oyunlarına ilginiz varsa hepsini teker teker gezebileceğiniz binlerce slot ve masalardan oluşan otel casinoları çölün üzerine kurulmuş bu yapay şehirde birarada.

Odamızdan çıktıktan sonra ilk olarak kaldığımız otelin casinosuna uğruyoruz. Slotlarda biraz zaman geçirip bugün Vegas'ın merkezi kabul edilen Strip caddesine çıkıyoruz. Cadde boyunca yürürken filmlerde gördüğümüz otellerin önlerinden geçiyoruz. Bunlardan en çok ün yapmış olanı sanıyorum Bellagio. Görür görmez fotoğraf çekilip casinosuna dalıyoruz. Kaybolmama sebep olacak kadar büyük bir casinosu var. Burda da masalarda oyunlarımızı oynayıp dışarı çıkıyoruz ve klasik film sahnelerinde yer alan, Bellagio otelinin önündeki su gösterilerini izliyoruz.

İkinci günün akşamında ise (gündüzleri çok sıkan olduğu için akşam dışarı çıkmak en mantıklısı) Vegas'ın eski merkezi olan Fremont caddesine gidiyoruz. Burası üstü ekranla kapalı olan uzun bir sokak gibi daha çok. Vegas'taki en kalabalık yer sanıyorum burasıydı. Sokakta konserler veriliyor, insanlar ellerinde içkilerle çılgınlar gibi eğleniyor. Birbirini tanımayan insanlar bile olsa fotoğraf çekilirken bir anda yanınıza gelebiliyorlar. Burda hayat, Vegas'ın genelinde olduğu gibi gece başlıyor.

Bundan sonra geçen 3 günümüzü ise Venetian, Luxor, Bellagio, New York New York gibi otellerin casinolarında Black Jack oynayarak geçiriyoruz. En büyük tavsiyem bilmiyorsanız bir an önce öğrenmeniz olacak. Çünkü Black Jack masasında yanınızda oturanlar dünyanın dört bir yanından insanlar oluyor. Oradaki muhabbetlerin tadı, insanları tanımak bambaşka bir duygu.

NOT: Las Vegas'a, Sin City (Günah Şehri) de denildiğini duymuşsunuzdur daha önce. Bunun sebebi ise ilk olarak kumar şehri olması. Ancak Vegas aynı zamanda striptiz mekanlarıyla da ünlü bir yer. Yolda yürürken yanınıza gelip bu mekanlar için bilet satmaya çalışan kişiler mutlaka olacaktır. Bunun dışında yerlerde çıplak kadın fotoğraflarının olduğu kartvizitler ya da yoldan geçen arabalarda numarayla birlikte çıplak kadın fotoğrafları görürseniz şaşırmayın. Burası Sin City.

Havaalanında iner inmez slot makineleriyle karşılaşıyoruz
Circus Circus girişi
Bellagio
Bellagio'nun su gösterilerini bekleyenler
Bellagio casino girişi
Venetian
New York New York
Fremont Street
Strip caddesinde gezen araç

San Diego (Gezilecek Yerler)

San Diego'da kaldığımız 3 ay boyunca gezebildğimiz kadar yeri gezmeye çalıştık. Ancak yine de gitmek isteyip gidemediğimiz Sea World su dünyası ile Balboa Park hayvanat bahçesi kaldı. O yüzden bu iki yerin fotoğraflarına internetten bakmanızı tavsiye ediyorum. Sahillerinden zaten bahsetmiştim. Şimdi de San Diego'da gidilmesi gereken diğer yerleri görelim.

Öncelikle kesinlikle uğramadan geçemeyeceğiniz yer Coronado Adası. Buraya Coronado köprüsünden geçerek gidebilirsiniz ya da şehir merkezindeki limandan kalkan feribotlara binebilirsiniz. Adada şehir merkezine göre çok daha sakin bir hayatı ve lüks evleri görebilir şehir merkezine buradan bakabilirsiniz. Burada asıl görmeniz gereken yer ise Hotel Del Coronado. 1800lerin sonuna doğru inşa edilen otel, hayaletli otel olarak biliniyor. Numarasını tam hatırlamadığım bir odasında zamanında ölen bir kişinin hayaleti göründüğü söyleniyor. Bu oda da en pahalı fiyattan satılan odaydı. Ayrıca bu otel birçok filmde de yer almış.

Adadan şehir görünümü
Hotel Del Coronado
Gelelim downtown diye adlandırdıkları gökdelenlerin olduğu şehir merkezine. Burada boş vakitlerimizde en fazla gittiğimiz yer San Diego'nun tarihi kalbi diye adlandırdıkları Gaslamp Quarter bölgesi ya da caddesi. Eğlence hayatının ve  barların bir arada bulunduğu bu alana yakın olan bir de San Diego beyzbol klübünün stadı bulunuyor. Maç öncesi ve sonrası Gaslamp Quarter'ın her zaman dolu olduğunu göreceksiniz. İnsanlar genelde içkilerini içip maçı izliyor, daha sonra da eğlenmeye devam ediyorlar. Eğer Gaslamp Quarter'ı bisiklet taksilerle gezmek isterseniz 5 dolar ödemeniz yeterli. Ayrıca bu bölgede Türk yemeklerini özlerseniz Türk restaurantları bulmak mümkün.

Gaslamp Quarter
San Diego Padres Beyzbol Stadyumu: Petco Park
Santa Fe Depot: Şehir merkezindeki tarihi tren istasyonu

24 Mayıs 2016 Salı

San Diego (Sahiller)

San Diego'dan genel olarak bir önceki yazımda bahsetmiştim. Gelelim sahillerine. Şehrin en çok turist çekme sebebi belki de sahip olduğu mükemmel sahilleridir. California'da genel olarak sahiller geniş bir alana sahip ve hepsinde devasa büyüklükte iskeleler var.

İmperial Beach iskelesi
4 Temmuz günü İmperial Beach
İlk olarak gittiğimiz sahil İmperial Beach. Burası kaldığımız yere en yakın sahil olmasına rağmen bir kere bulunma şansımız oldu. Meksika sınırına en yakın yerlerden biri olmasından dolayı burada sadece Meksikalılar okyanusa giriyor desek yeridir. İnsan sayısının da en fazla olduğu sahillerden biriydi.

İkinci durağımız ise La Jolla Beach oldu. Hayatımda gördüğüm en ilginç yerlerden biri olduğunu söyleyebilirim. Sahil fok balıklarıyla nam salmış görülmesi gereken yerlerden birisi. İnsanlarla fok balıklarının burada birlikte yüzdüklerini görebilirsiniz.

Pacific Beach ise San Diego'nun en uzun ve en çok turist çeken sahillerinden birisi. Burada yürüyüş yolunda bisiklet ve kaykay kullanımı oldukça meşhur. Bunlar için kiralama alanları mevcut. Sahile sıfır barlarda okyanusa girdikten sonra biranızı yudumlayabilirsiniz.

Son olarak gittiğimiz Ocean Beach ise diğerlerine nazaran bize daha sakin bir yer gibi geldi. Belki de havanın bulutlu olmasından da kaynaklanıyor olabilir. Diğer günlerde de çok hareketli bir yer olacakmış izlenimi yaratmadı bende. Ancak buraya gittiğiniz zaman kesinlikle uğramanız gereken, kocaman ve lezzetli hamburgerleriyle meşhur Hodad's adında bir bar var ki; bira hamburger deneyimini yaşadıktan başka bir yerde hamburgeri beğenmeyeceğinize emin olabilirsiniz.


La Jolla Beach
La Jolla Beach
Pacific Beach
Pacific Beach
Ocean Beach



Hodad's
Hodad's hamburgerleri

4 Mayıs 2016 Çarşamba

Güneşin Şehri San Diego (Genel Bakış)


Coronado Adası'ndan şehir merkezi görünümü
Geçen yıl Work and Travel programı kapsamında üç ayımı geçirdim bu şehirde.  Haftada 5 gün çalışıp 2 gün izin yapıyorduk. Dolayısıyla boş vakitlerimizde şehrin altını üstüne getirerek gezmediğimiz yer kalmadı. Yazacak çok şey var ancak bu yazımda genel bir giriş yapıp şehri tanıtmak en iyisi olacak. Böylece sizi de sıkan uzun yazılar yazmış olmayacağım. Sahillerini, şehir içi gezilecek yerlerini ise diğer yazılarımda ele alacağım. Sahillerini ayrıca ele alma sebebim ise San Diego'nun sahillerinin ünlü olması. Bu sebeple çevre illerden gelenler de çok fazla oluyor.

Öncelikle şehir tanıtım videolarında, broşürlerde ya da şehirdeki insanlardan bu şehre Sun Diego dediklerini duyabilir, görebilirsiniz. 4 mevsim güneşli ve bahar havasında geçtiği için bu şekilde hitap ediliyormuş bu şehre. 4 mevsim güneşli derken aklınızda yazların çok sıcak olduğu gibi bir düşünce oluşmasın. Yazları da bahar tadında müthiş bir havası var Sun Diego'nun.

Sınır kapısından Meksika'ya geçiş
Sınırdan Tijuana
Şehrin genel özelliklerine bakacak olursak 1.5 milyona yakın nüfusuyla ABD'nin 9. büyük, California eyaletinin ise Los Angeles'tan sonra 2. büyük şehri. Konum olarak ABD'nin güneybatısında,  Meksika sınırında Tijuana şehrine komşu olarak yer alıyor. Sınırda olmasından dolayı Meksika'ya giremesek de görme şansımız olmuştu. İki ülke arasındaki şehirleşme farkını çok net şekilde burdan görebilirsiniz.

Şehrin büyük bir kısmını Meksikalı insanlar oluşturuyor. Bu durum California eyaletinin genelinde bu şekilde ve Meksika'dan büyük bir göç almaya devam ediyor. Meksika'ya en yakın yerde bulunmamıza rağmen bize Amerikan filmlerinde gösterildiği gibi insanlar değiller aslında. Birlikte çalıştığımız insanların çoğu Meksikalı'ydı ve hepsi de çok iyilerdi. Amerika'daki işçi sınıfını, iş gücünü oluşturan, kullanılan kesim aslında onlar.

Sun Diego hakkında şimdilik bu kadar bilginin yeterli olduğunu düşünüyorum. Eksiklerim olduysa diğer yazılarımda kısa kısa bilgiler ekleyebilirim. Bir sonraki yazımda gezilecek yerleri ele alacağım. Çekmiş olduğum birkaç genel fotoğrafı da aşağıda görebilirsiniz.

Coronado Köprüsü'nden bir görünüm
San Diego koyu
Coronado Adası'ndan bir görünüm

30 Mart 2016 Çarşamba

Passolig ve E-bilet


İlhan ŞEN, Taner KELLEŞ, Buket ŞAĞAN, Pelin TEKBARAN
(Ortak ders çalışmasıdır.)

Çalışma linkine buradan ulaşabilirsiniz


13 Mart 2016 Pazar

Gezi bloğu nasıl yazılır ?

   Öncelikle başlıktan dolayı bu konuda uzman olduğumu düşünmeyin. Yazılarıma başlamadan önce bu türdeki bloglarla ilgili biraz araştırma yapma gereksinimi hissettim ve nasıl yazılacağına dair fikirlerimi sizlerle paylaşmak istedim. Eksik bilgiler vermiş olabilirim. Bir amatör olarak şimdiden affola...

   Gezi bloğu yazabilmek için öncelikle gezmeyi çok sevmeniz ve gezeceğiniz yerlerle ilgili bilgi edinmeniz gerekiyor. Belki içinizden gezi eşittir çok para diye düşünenler olabilir. Ancak bisikletine atlayıp kilometrelerce yol tepenler, ardından bloğunda yazıya dökenler bu işin sadece parayla yapılmayacağını gösteriyor. Bunun örneğini yazının sonunda vereceğim.
 
   Gittiğiniz yerlerde yanınızda mutlaka kalem ve not defteri olsun. Kısa kısa notlar almak bloğu yazarken büyük kolaylıklar sağlayabilir. Paylaşacağınız fotoğraflar için de mutlaka bir fotoğraf makinesi ya da en azından cep telefonunuz olması gerekiyor. Gezi bloklarının olmazsa olmazıdır fotoğraflar.

   İçeriklerinizin özgün olması belki de en önemli noktalardan biridir blog yazılarında. Bu yüzden bol bol fotoğraf çekin, yazılarınızı kendi sözcüklerinizle anlatın. Okuyucuya orada bulunma hissi vermeniz ve samimi olmanız gerekiyor. 

   Yazılarınızın uzunluğu size kalmış bir durum ancak kısa yazılar yazmak ve düzenli paylaşımda bulunmak okunma oranınızı arttırabilir. Gittiğiniz bir şehri uzunca bir şekilde yazıya dökmektense bölümlere ayırarak kısa kısa yazılar yazabilirsiniz. Örneğin şehrin tarihi yerlerini, plajlarını ya da yemek yenilecek yerlerini ayrı yazılarda ele alabilirsiniz. Böylelikle daha fazla paylaşımda bulunabilir, gittiğiniz yerleri daha iyi anlatabilirsiniz. Gezi bloklarını incelediğinizde birçoğunda böyle olduğunu görebilirsiniz. 

   Bunların dışında başlıklarınızı ilgi çekici, etkileyici bir şekilde yazabilirsiniz. Konunuzla alakalı olmasına da dikkat edin tabiki. Girdiğiniz etiketler ve sosyal medya destekleri de sayfanızın okunma oranını arttırabilir.

   Son olarak en iyi gezi bloğu örneklerine buradan, yukarıda belirttiğim bisikletiyle gezen ve bloğunda paylaşan gezentinin sayfasına ise şuradan ulaşabilirsiniz.

9 Mart 2016 Çarşamba

DARK SIDE OF THE STRAWBERRY



   İlk yazımda, gezi yazılarına geçmeden önce New York Times'ın Snow Fall haberinin incelemesini yapmıştım. Bu yazımda ise iki sayfayı karşılaştırabilmeniz için https://www.revealnews.org/ sitesinin Dark Side of the Strawberry haberini inceleyeceğiz. Haberde Abd'nin California eyaletindeki çilek üretiminin nasıl yapıldığı, çevredeki ve Abd'deki insanları nasıl etkilediği ele alınmış.

   Web sayfasını incelemeye başlayacak olursak aynı Snowfall'daki gibi karşımıza önce bir görsel çıkıyor. Görselin hemen altında da aynı şekilde haberin bölümlere ayrıldığını görebilirsiniz. Ancak bu sayfada Snowfall'dan farklı olarak bölümlere tıklayarak değil aşağıya inerek de ulaşabiliyoruz. Sayfalara ayırmak yerine tek bir sayfada uzun bir haber olarak vermişler. Haber yazısı ise Snowfall'daki gibi tren yolu şeklinde aşağıya doğru iniyor ve belirli noktalarda yazıyla bağlantılı olarak fotoğraf ve fotoğraf altı yazılarla destekleniyor. Bu web sayfasında görsellerin ve videoların Snowfall'daki kadar çok kullanıldığı söyleyemeyiz. Hatta ses kayıtlarına hiç yer verilmemiş. Kullanılan tek video ise 5. bölümden sonra yer alan animasyon. Ancak bunları kullanma gereksinimi haberin konusuna göre değişkenlik gösterebilir. O yüzden bu durumu bu sayfada makul karşılayabiliriz diye düşünüyorum.
 
   Bu haber sayfasının artı yönlerinden biri ise Snowfall'da olmayan sosyal medya linkleri diyebiliriz. Sayfanın en başından biraz aşağıya indiğiniz zaman sol tarafta çıkan paylaşma butonunu görebilirsiniz ve sayfanın en altında haber ile ilgili kişilerin twitter hesapları yer alıyor. Bunun dışında konuyla ilgili hikayesini anlatmak isteyenlere telefon numarası ve mail adresi bırakılmış. Genel olarak tasarımı da değerlendirecek olursak sayfa aynı Snowfall'daki gibi sade bir görünüme sahip.

   Snowfall sayfasında benim en çok dikkatimi çeken ve önemli olduğunu düşündüğüm özellik hyperlinklere tıkladığınız zaman başka sayfalara yönlendirme olmaması ve o linklerin aynı sayfa içinde açılmasıydı. Dark Side of the Strawberry sayfasında ise linklere tıkladığınızda farklı sayfalara yönlendiriliyorsunuz. Bu da okuyucuyu haberden uzaklaştırıyor. En büyük eksisi olarak bunu söyleyebiliriz. Ancak iki haber sayfasının da web yayıncılığı için üst düzey olduğunu belirtmekte fayda var.

25 Şubat 2016 Perşembe

"Snow Fall" ile değişen yayıncılık

  

   Gezi yazıları yazmak için açtığım bloğuma ilk olarak bir inceleme yazısıyla başlıyorum. Web yayıncılığı yaparken bu alanın kült eserinden bahsetmeden olmaz. "Snow Fall", New York Times'ın web sitesinde yayınlanan, kayak tutkunu bir grubun baştan sona yaşadıklarını anlatan, John Branch'e ait eşsiz bir internet haberidir. Haberin web sayfasına buradan ulaşabilirsiniz.
   
   "Bir web sayfası nasıl olmalıdır?" sorusunun tam karşılığını bu sayfada bulabilirsiniz. Tasarım olarak abartıdan ziyade sadeliğe öncelik verilmiş ve haberin okunabilirliği arttırılmış. Beyaz fon üzerine siyah yazıdan ibaret görünse de haber görseller, ses kayıtları ve linklerle desteklenmiş. Sayfalar en üstte isimlendirilerek bölümlere ayrılmış ve bütünlük sağlanmış. Bir web sayfası belgesel haline getirilmiş de diyebiliriz.
   
   İlk sayfayı inceleyecek olursak hareketli görsel dediğimiz gif ile başlıyor. Görselin üzerindeki başlık siz aşağıya indikçe görsel üzerinde akıyor. Haber yazısına geldiğimizde ise sağında ve solunda büyük boşlukların bırakıldığını ve yazının bir şerit halinde aşağıya indiğini görebilirsiniz. Bu sayede tüm sayfayı yazıyla doldurup gözü yormaktan kaçınılmış. Videolar ilgili paragrafların hemen yanına koyulmuş ve yazı içinde video linki şeklinde verilmiş. Biraz daha aşağıya inersek dağ isimlerinin yer aldığı, kayak merkezlerini ve çığ olayının gerçekleştiği yeri gösteren uydu görüntüsü yer alıyor. Hemen onun altında paragrafa paralel olarak yerleştirilen fotoğraflar ve fotoğraf altı yazılara yer verilmiş. Haber içinde kişilerden bahsederken isimleri link haline getirilmiş ve bu isimlere tıklandığında kişilerin fotoğraflarının slayt olarak görüntülenmesi sağlanmış. Bu linklere tıkladığımız zaman farklı sayfalara yönlendirilme olmaması fotoğrafların aynı sayfa içinde açılması okuyucuyu o sayfada tutabilmek adına artı bir özellik oluşturuyor. Sayfanın sonunda ise meteoroloji görüntüleri ile haber desteklenmiş.

   Diğer beş sayfada ise ilk sayfadakine ek olarak haberin paragraflarına uygun şekilde ses kayıtları, animasyonlar ve son olarak belgesele yer yerilmiş. Bunların dışında her sayfanın görsellerle başlaması dikkat çekiyor.

   Yeni dönem yayıncılığın en güzel örneği olan "Snow Fall" internet haberciliğinin neredeyse tüm öğelerini içinde barındırıyor. Neredeyse diyorum çünkü eksik olan tek şey sanırım sosyal medya bağlantıları. Bu yüzden artılarının yanında tek eksisi olarak bu durumu söyleyebiliriz. Bunların yanında her şeyin yerinde ve tasarım olarak abartısız bir görünüme sahip olması sayfaların okunabilirliği anlamında çok büyük rahatlık sağlıyor. Kısacası web yayıncılığı yapan herkesin bu haber sayfasını kaynak olarak kullanması gerekir. En azından bir göz atmadan geçmeyin derim.